logo

DAEŞ nasıl ortaya çıktı, neyi amaçlıyor ve kime hizmet ediyor?

Dünyanın başına bela olan DAEŞ nasıl ortaya çıktı, neyi amaçlıyor ve kime hizmet ediyor?


id_bayragi_ile_bir_militan


Önce kara bayraklarıyla Irak’ta ortaya çıktılar. Sonra Suriye’ye sızdılar. Örgütlendiler, silahlandılar. Onların ismi DAEŞ. Peki nedir DAEŞ? Nasıl var oldu? Neyi amaçlıyor? Kime hizmet ediyor?

İslam Devleti, Arapça adıyla “ed-Devlet’ül İslâmiyye” ya da 2014’e kadar kullanılan ismiyle Irak ve Şam İslam Devleti, kısaca IŞİD, Arapça adıyla “ed-Devlet’ül İslâmiyye fi’l Irak ve’ş Şam”. Ağırlıklı olarak Irak ve Suriye’de etkinlik gösteren, bu bölgede hilafet devleti kurmak amacıyla güvenlik güçlerine ve sivillere karşı eylemler yapan yasa dışı silahlı örgüt ve hiçbir ülke tarafından tanınmayan Selefi cihatçı devlet.

Eski adının Arapçadaki kısaltmasının telaffuzu “Da’iş”tir. Okunuşunun Latinizasyonu olan Daeş ya da Deaş. Petrol kaynaklarına yakınlığı nedeniyle dünyanın en zengin yasa dışı silahlı örgütleri arasında sayılmaktadır.

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a müdahalesi

1970’lerin sonu dünyanın henüz 2 kutuplu olduğu günlerdi. Dünya, kapitalizmle – sosyalizm arasında çalkalanıyordu. Amerika ve Sovyetler arasında akla gelen her alanda soğuk bir savaş vardı. 1979 Yılının Aralık ayının 27’siydi, o günlerde sosyalizmin hakimiyet sürdüğü Afganistan’dan Moskova’ya acil kodlu bir çağrı ulaştı. Ülkedeki Müslümanlar ya da o dönem dünyanın kendilerine verdiği isimle “mücahitler” Afgan hükümetine karşı ayaklanmışlardı. Afgan hükümeti Sovyetlerden acil yardım istediğini duyurdu. Sovyetler Birliği’nin lideri Brejnev bir an dahi tereddüt etmedi. Çünkü; Afganistan, Sovyetlerin okyanuslara açılan kapısıydı. Üstelik büyük enerji kaynaklarının tam da merkezindeydi. Yani ne olursa olsun kaybedilemezdi.

Sovyetler Birliği, Afganistan’daki hükümetin daveti üzerine Afganistan’a girerek, İslamcı mücahitlere karşı tam 10 yıl savaştı. Hindistan savaşta Afgan hükümetine destek vermiştir. Mücahitler ise Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Pakistan gibi bazı ülkelerden yardım almışlardır. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a müdahalesinde Çin-Sovyet ayrılığı nedeniyle Çin Halk Kurtuluş Ordusu birlikleri Afgan mücahitlerini destekledi. Bu destek doğrultusunda mücahitlerin Pakistan’da yer alan eğitim kampları Çin sınırları içerisine taşındı, Çinli askeri danışmanlar bu kamplarda mücahitlere askerî eğitim verdi ve bununla birlikte yüzlerce uçaksavar füzesi, roketatar ve makineli tüfek desteği sağlandı. Bu savaş, “Soğuk Savaş”ın ve Hindistan-Pakistan mücadelesinin bir uzantısı sayılabilir.

Amerikan’ın Rambosu Komünizme Karşı

1979’u 1980’e bağlayan o karlı yılbaşında soğuk savaş yerini çok sıcak yeni bir savaş bırakmıştı. Artık bir yanda komünist Afganistan hükümeti ile ona tam destek veren Sovyetler Birliği vardı. Diğer yanda ise Afgan mücahitler ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” tezini hayata geçiren komünistlerin azılı düşmanı Amerika. Sovyetlerin 10 yıl süren Afganistan’ı kurtarma hayali Amerikan üretimi Stinger füzeleri ile son buldu. Rambo filmi işte o günlerde çekilmişti.

Daha önce Vietnam’ı komünistlerden temizleyen Amerikan ordusunun tek kişilik kahramanı Rambo artık Afganistan’da, mücahitlerin yanındaydı. Onların dostu, onlar için savaşıyordu ve bunu Amerika’yı kurtarmak için yapıyordu. Yani Amerika senaryoyu hazırlamıştı. Amerikan gizli servisi destekli film endüstrisi Rambo’yu yüzbinlerce sinema salonunda milyonların gözünün içine soktu. İnsanlığa verilen mesaj netti; “Eğer Amerika olmazsa, dünya komünizm tehdidinden asla ama asla kurtulamayacaktı”.

Savaşın Küllerinden doğan savaş

14 Nisan 1988’de, Birleşmiş Milletler’in girişimiyle Cenevre’de imzalanan Cenevre Anlaşması sonrasında, 15 Mayıs itibarıyla Sovyet güçlerinin ülkeden çekiliş süreci başladı. 15 Şubat 1989’da Sovyet güçlerinin çekilişi sona erdi. Savaş sonrası Sovyet güçleri bölgede 14.453 insanını kaybetti.

Savaşların kazananı da kaybedeni de olmaz! Afgan savaşı en açık kanıtıydı bunun. Savaşı görünürde Sovyetler kaybetmiş, Amerika kazanmıştı. Ama gerçekler başkaydı. Herkes evine döndüğünde Afgan dağlarında kalan enkaz 50 yıl sürecek büyük bir başka savaşı doğuracaktı. Bunu kimse bilemezdi. Kimse, o gün Afganistan’da Amerika’nın desteğiyle Komünistlere karşı savaşan mücahitlerin gün geçtikçe kalabalıklaşacağını, kontrolden çıkıp örgütleneceğini, silahlanacağını ve o silahların sonra eski dostlara döneceğini bilemezdi. Dünya ama özellikle de Batılı dünya kendine hep özel düşmanlar seçti bugüne dek. Düşman 80’lerin başında komünistlerdi. Ama 90’ların başında Sovyetler Birliği dağılınca düşmanın adı da değişmişti. 80’lerde Sovyetlerle savaşırken “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesini savunan Batı; 90’larda Sovyetler dağılınca kendine yeni bir düşman aramaya başladı ve aradığını da çok geçmeden buldu. Yeni düşman, milyarlarca insanın baktığı yerde yani televizyon ekranlarında belirdiğinde yıl 1990’dı. Ve düşmanın adı Saddam Hüseyin’di.

Cema’at el-Tevhid vel-Cihad Dönemi

Cema’at el-Tevhid vel-Cihad, Ebu Musab ez-Zerkavi tarafından kuruldu. Cema’at el-Tevhid vel-Cihad grubunun amacı Irak’taki koalisyon güçlerinin geri çekilmesini sağlamak, Irak hükumetini düşürmek, işgal kuvvetleriyle birlikte çalışanları öldürmek, Şia nüfusu marjinalize edip askerî gücünü kırmak ve tamamen şeriat kanunlarıyla yönetilen bir İslâm devleti kurmaktı.

Yerli ve yabancı İslamcılardan oluşuyordu. Ürdünlü bir selefî olan ez-Zerkavi, Sovyet-Afgan Savaşı’na katılmak için Afganistan’a seyahat etmiş, fakat Sovyetlerin askerlerini çekmesiyle o da ülkesine geri dönmüştü. Daha sonra tekrar Afganistan’a geri dönen ez-Zerkavi, Herat yakınlarında İslami militan bir kamp kurarak eğitim vermeye başladı. Başlangıçta gerçek anlamda Müslüman olmadığını düşündüğü Ürdün Krallığı’nı yıkma amaçlı çıktığı yolda başka ülkelere de yayılan bütün bir ağını bu düşünce ve ideal üzerine kurdu. İçinde bulunduğu şebekenin 1999 yılında milenyum saldırılarının da sorumlusu olduğu iddia edilmektedir. 2002 yılında Ürdün’de öldürülen ABD’li bir diplomatın da sorumluluğunu örgütü üstlenmiştir.

ABD’nin Afganistan’ı işgaliyle ez-Zerkavi Irak’a gitti. Burada yara aldığı ayağı için tıbbi destek aldı. Irak’ın kuzeydoğusunda etkin İslâmcı militan bir grup olan Ansar al-İslâm ile geniş bir ilişki ağı kurdu. Ansar örgütünün Irak istihbaratı ile birlikte çalıştığı, Saddam Hüseyin’in bu grubu Kürdistan’ın bağımsızlığı için savaşan seküler Kürt gruplara karşı kullandığı da iddia edilir. Ocak 2003’te Ansar’ın kurucusu Molla Krekar Saddam Hüseyin rejimiyle herhangi bir bağlantıları olmadığını açıkladı. İstihbarat birimlerinin raporlarına göre ez-Zerkavi ve Saddam arasında herhangi bir bağlantı bulunmadığı, Saddam’ın Ansar grubunu rejime bir tehdit olarak gördüğü ve bu yüzden örgüt içine istihbaratın sızmış olabileceği öne sürüldü. ABD senatosunun 2006 yılında hazırladığı Irak raporunda “savaş sonrası edinilen bilgiye göre Saddam Hüseyin, ez-Zerkavi’yi yakalamaya çalıştı, fakat bunda başarısız oldu” denildi.

ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Cema’at el-Tevhid vel-Cihad al-Ansar ve diğer yabancı örgüt üyelerini de içine katarak ağını daha da genişletti ve Irak işgaline katılan güçlere karşı mücadeleye girişti. Irak’a savaşmak için giden pek çok savaşçı bir şekilde ez-Zerkavi grubunun içinde kendini buldu. Mayıs 2004’te Cema’at el-Tevhid vel-Cihad bir başka aşırı İslamist militan grup olan Salafiah al-Mujahidiah ile birleşti.

Cema’at el-Tevhid vel-Cihad’ı Irak’taki diğer isyancı gruplardan ayıran en önemli özellik taktikleriydi. ABD ve koalisyon güçlerine karşı alışılagelmiş silahlarla ve gerilla taktikleriyle saldırmak yerine daha çok bomba yüklü araçlar kullanılarak gerçekleştirilen intihar bombası eylemlerini yaptılar.

Grubun ruhânî önder kabul ettiği ve genel başkan yardımcılığı da yapmış olan Filistinli imam Ebu Enes el-Şâmî taktiklerinin ve yöntemlerinin Kur’an ve sünnet kaynaklı olduğunu yine bu kaynaklardan verdiği örneklerle açıklamıştır. İslâm peygamberi Muhammed’in “Her kim Allah yolunda bir Gayrimüslimi öldürürse Allah ona Cehennem’i yasak eder” sözünü ve Enfâl Suresi 12. ayette geçen “O anda Rabbin meleklere şu vahyi veriyordu: Ben sizinle beraberim. Haydi imanı sağlamlaştırın! Kâfirlerin yüreklerine dehşet bırakacağım, hemen boyunlarının üstüne vurun, vurun onların parmaklarına!” benzeri vahiyleri temel prensiplerden biri edindi.

Yeni Düşman

Düşman Müslüman ve silahlıydı. Meydan okuyor ve korkusuz görünüyordu. Arkasında destek vardı. Ve dünyanın en zengin petrol yataklarının üzerinde oturuyordu. Hatta yetmemiş olacak ki Kuveyt’i de işgal etmişti. Dahası dünyanın hazinesi petrol yataklarını ateşe vermişti. Belki de en korkuncu masum kuşları bile katledecek kadar zalimdi. Dünya halkı televizyonlarda gördüğü petrole bulanmış o kuşlara ağlarken orada yani Irak’ta yüzbinlerce Müslüman can verdi.

Dünya artık kökten değişiyordu. Daha kısa süre önce Afganistan’da komünistlere karşı omuz omuza mücadele eden Amerika ile mücahitler yeni dünyada kanlı bıçaklı düşman olmuşlardı. Ve Körfez Savaşı o düşmanlığı daha da tetiklemişti.Afganistan’da başlayan batı düşmanı silahlı ve artık çok daha örgütlü hareketin Irak’a sıçraması uzun sürmedi. Hatta örgütün artık bir ismi ve lideri de vardı. “El Kaide” Suudi Arabistanlı zengin bir ailenin çocuğu Usame bin Ladin liderliğinde kuruluşunu ilan ettiğinde yıl 1999’du ve Eylül ayının 11’iydi. Dünya o sabah canlı yayında asla unutmayacağı İkiz Kuleler’e saldırının korkunç görüntülerini izledi. Resmi rakamlara göre 2 bin 996 kişinin hayatını kaybettiği o eş zamanlı saldırılarla dünya bir daha temelli değişti. Amerikalı siyaset bilimcilerin yılladır zeminini oluşturdukları kilit taşlarını döşedikleri medeniyetler çatışması o gün başladı. 11 Eylül 1999 günü El Kaide, Amerika’ya açıktan savaş ilan etmişti. Amerika’nın o savaş ilanına yanıt vermesi uzun sürmedi.

20 Mart 2003 günü Amerika Birleşik Devletleri ve Suudi Arabistan liderliğindeki dünya koalisyonu Irak’a girdi. Öncelikli hedef eski düşman Saddam Hüseyin’di. Saddam Hüseyin’in önce heykeli devrildi ve sonra da iktidarı. Ama Irak lideri kayıptı. Kısa süre sonra yakalandı ve idam edildi.

“Şatt-ül Arab Topraklarında Cihad Organizasyonunun Tanzim ve Kaidesi” dönemi

Grup 2003 yılında Ebu Musab ez-Zerkavi tarafından ABD’nin Irak’ı işgaline bir tepki olarak kuruldu ve daha sonra 17 Ekim 2004’te el-Kaide’ye bağlılığını ilan etti. Temmuz 2005’te Ebu Musab ez-Zerkavi, Eymen ez-Zevahiri’ye yazdığı mektupta Irak Savaşı’nı genişletmek için ABD’nin Irak’tan çıkarılması, halifeliğin kurulması, çatışmaların Irak’ın seküler bölgelerine yayılması ve Arap-İsrail çatışmasında etkin rol alınmasını da kapsayan dört aşamalı bir plândan bahseder.

Ocak 2006’da Irak el-Kaidesi Irak’ta savaşmakta olan Sünni grupları bir çatı altında toplamak için Mücahit Şura Meclisi adı altında şemsiye bir organizasyon kurdu. Irak el-Kaidesi saldırılarını ve eylemlerini Ekim 2006’ya kadar Mücahit Şura Meclisi’ne atfetti. Ebu Eyüp el-Mısri’nin Irak İslam Devleti’ni ilan etmesiyle bu son bulmuş oldu. Bu tarihten itibaren örgüt eylemlerini Irak İslam Devleti’ne atfetmeye başladı.

IŞİD ile BAAS Partisi arasındaki ilişki

New York Pratt Enstitüsü Sosyal Bilimler ve Kültürel Çalışmalar Öğretim Üyesi Sosyolog Doç. Dr. Kumru Toktamış, ‘IŞİD ile Baas Partisi arasındaki ilişki ve IŞİD’ in devlet kurmak için toprak ve kaynak talepleri’ konulu bir sosyolojik araştırma hazırlıyor.

Toplumsal hareketlerde uzman ve aynı zamanda tecrübeli bir siyaset ve sosyal bilimci olan Toktamış, IŞİD’i var kılan unsurlarla sürekliliğini ayakta tutan dünya görüşünün, bir ideoloji ya da bir din değil, çok açık bir sınır, toprak ve kaynak kavgası olduğunu düşünüyor.

IŞİD’in kuruluşundan itibaren olmasa da, şekillenmesinde, elemanlarının eğitilmesinde ve devletleşmesi için toprak ve kaynak edinmesi ve idaresinde, Irak’ın eski Baas Partisi mensuplarıyla Saddam Hüseyin’e sadık bazı eski üst rütbeli askerlerin etkili olduğuna inanılıyor.

Hazırladığı sosyolojik araştırmayı Amerika’nın Sesi’yle paylaşan Toktamış, bu projeye başlamasının iki nedeni olduğunu belirtiyor. Toktamış, eski bir CIA uzmanının, “Irak’ta IŞİD ile toprak konuşulduğu zaman Baas Partisi ile masaya oturulacak” iddiası ve Saddam’ı yargılayan yargıç Rauf Abdül Rahman’ın IŞİD tarafından yakalanıp idam edilmesi sırasında çekilen görüntü ve fotoğrafların analizlerinden bazı bulgulara ulaşmasının, kendisine ve ekibine bu araştırmayı yapmaları için yeterli gerekçe verdiğini söylüyor.

‘Saddam’ın askerleri ve Baasçılar nereye kayboldu?’

Sosyolog Toktamış, araştırmanın öne çıkan bazı ayrıntılarını şöyle anlatıyor: “IŞİD Ortadoğu’da bir güç, bir toplumsal hareket. Hatta kendi iddiasına göre de bir devlet olduğunu iddia eden kurumsallaşma. Bu kavganın kaynağında da toprak ve kaynak talebi yatıyor. IŞİD’i dini bir fanatizm olarak görüyor olabiliriz. Onlar Avrupa’dan daha çok insan toplamak için kendilerini öyle bir çerçeveye oturtmuş olabilir. Pazarlama teknikleri çok güçlü ve kendilerini bu şekilde pazarlıyorlar. Bu çalışmada IŞİD ve Baas Partisi ilişkisini araştırıyoruz. (ABD Merkezi İstihbarat Dairesi) CIA, Baas ile Irak’ta temas halinde midir? Bunu bilemeyiz ama açık olan şu: Irak’ta koskocaman bir Baas yapılanması vardı. Bunlar savaş döneminde ülkelerini savunmak için çok büyük bir direniş ve gerilla hareketi başlatmıştı. Irak’ın ve Saddam’ın bu konuda son derece eğitimli bir ordusu vardı. O ordu Irak’ta yok olmadı. Bu ordu bir yere kaybolmadı bir yere gitmedi, uçmadı. Peki bu sadık askerler, partililer ve Saddamcılar nereye gitti?” diye soruyor.

Kumru Toktamış, Saddam’ın eski komutanlarının IŞİD içerisinde eğitici rol oynadığını iddia ediyor. Toktamış iddiasını da şöyle açıklıyor: “Baas Partisi ve Saddam’a bağlı olan askerlerin IŞİD içerisinde yeniden yapılandığını öngörüyoruz. Onların fanatik ve radikal bir örgütün içerisinde yer almalarındaki motivasyonu tam olarak bilemiyoruz. Baas Partililer dinci midir, değil midir? Özel hayatlarında yaşadıkları dini kamusal hayatta nasıl yaşıyorlar, bunları bilemeyiz. Bunlar yarın öbür gün ayrı bir çalışma konusu olacaktır. Biz bu Baas, IŞİD ilişkisini de eski Şii Başbakan Maliki’ye bağlayabiliriz. Maliki idaresi Irak’ta Sünni halka çok zulüm etti. Maliki döneminde Sünni halk şiddet göstermeyen eylemler yaparken, Maliki kuvvetleri bu insanlara hem şiddetle karşılık verdi hem bunları radikalleştirip marjinalleştirdi. Bu insanlar IŞİD’ in içerisindeki Baas unsurlarında bir şekil kendilerini var ettiler. IŞİD’in yapısını da bölgede sağlamlaştıran bu oldu. Bunu bir dine bağlamıyorum bu bir toprak kavgası ve iktidar kavgası.”

‘Saddam’ı yargılayan hakimi IŞİD içindeki Baas Partililer infaz etti’

Saddam Hüseyin’in idam kararını veren Kürt kökenli yargıç Rauf Abdül Rahman’ın IŞİD tarafından idam edildiğini ve yayınlanan videoları, fotoğrafları analiz ettiklerini belirten Toktamış, bulgularını şöyle sıralıyor: “Baktığınız zaman bu hakimi yakalayan ve idam eden kişilerin IŞİD’li gibi durmadıkları ve daha çok Baas Partililer görünümünde olduğunu gözlüyoruz. O döneme kadar IŞİD’i ben bir fanatik örgüt filan gibi biliyordum. Burada IŞİD’çi tiplemeler yerine daha çok dimdik duran, vakur askerler görüyoruz etrafında. Bir askerin silahı tuttuğu gibi tutuyorlar bir IŞİD’çi gibi değil. Duruşları bile IŞİD’cilerden farklı. Bu görüntüleri inceledik ve vücut dillerinin farklı oldukları saptadık. Oradaki görüntü ve fotoğrafları IŞİD’ çiler ile yan yana koyduğunuz zaman farkları anlıyoruz. ‘Saddam’a idam cezasını veren yargıcı kim yakalar? Tabi ki IŞİD değil tabi Baasçılar’ dedim. IŞİD bir türlü Musul’dan çıkartılamıyor. Musul’un en büyük özelliği en sıkı Baasçıların yetiştiği yer olması. Irak direnişine en fazla katılan kişiler de Musul kökenli. ‘IŞİD’i Baas kurdu’ filan diyemem. Bu konuda hiç bir veri yok, ancak bağlantıları var” diye konuştu.

‘Kısa vadede devlet olma şansı yok’

IŞİD’in Irak ve Suriye’de İngiltere’den daha fazla bir toprağı denetimi altında tutuğunu belirten Kumru Toktamış, IŞİD’in yapılanmasını da şöyle tarif ediyor: “Kaynaklarını bir şekilde bir devlet gibi kullanan, halkı vergilendiren ve halka hizmet sunan bir yapılanma. Bu yapılanma devletleşir mi, bunu bilemeyiz. Devlet olması için uluslararası tanınması gerekiyor ve bu şansı kısa vadede çok yok. Sayısını bilmediğimiz çok sayıda gencin Avrupa’dan Suriye’ye geçtiğini biliyoruz. Bunlar IŞİD’e mi geçiyor yoksa orada varlık gösteren bir yığın cihatçı örgüte mi katılıyor veya ne kadarı nereye katılıyor, bunu tam olarak bilemiyoruz. İnsanların politize olması, ilişkiler ve kaynaklarla olur. Avrupa’daki Müslüman gençlerin hepsi cihatçı olmuyor. Milyonlarca Müslüman genç var, bunlar bulundukları ülkelerde topluma uyuyorlar ve var olma kavgalarını orada veriyorlar. Avrupa’daki Müslümanlar’ın çoğunluğu bu durumda. Ancak Müslümanlar arasında bulunan küçük ancak sayısal olarak büyük bir grup daha çok Avrupa’ya olan öfkelerinden, hınçlarından kendilerini bir şekilde dini olarak karşılıklı olarak ifade etmenin araçlarını gösteriyorlar ve bu karşılığı da IŞİD’de görüyorlar”

‘Kafa kesmek IŞİD’ özgün bir şey değil. Suudi Arabistan da kafa kesiyor’

IŞİD’in baş kesme yoluyla yaptığı idamların sadece onlara özgü bir infaz şekli olmadığını ifade eden Toktamış, “Suudi Arabistanda kafa kesiyor. Baas da kafa kesiyor. Kafa kesme kültürü zaten o coğrafyada olan bir kültür ve IŞİD bunu bir propaganda vesilesi olarak çok iyi kullandı. Suudi Arabistan kafa kestiği zaman bunu saklıyor veya göstermemeye çalışıyor. IŞİD kafa kestiği zaman ortaya çıktı ve bu da gençlerin radikalize olmaları için bir araç olarak kullanıldı. Baasçıların IŞİD içerisinde bu kadar aktif olduktan sonra artık bu tür sansasyonel şeylerine karşı bölgesel olarak toprak için masaya oturacak bazı araçların geliştirileceğini düşünüyorum” şeklinde konuştu.

Saddam Hüseyin’in kızı Raghat Hüseyin

Irak’ta ABD işgaliyle devrildikten sonra 2006 yılında idam edilen eski devlet başkanı Saddam Hüseyin’in kızı Raghat Hüseyin, IŞİD örgütüne desteğini ilan etmişti, “Zaferler beni çok mutlu ediyor” demişti.

Saddam Hüseyin’in asılmasından sonra Ürdün’de Kraliyet ailesinin korumasında sürgün hayatı yaşayan kızı Raghat Hüseyin, IŞİD’in Musul’u işgalinden sonra Londra ’da yayınlanan Arap gazetesi El Kuds el Arabi gazetesine konuşmuştu.

Hukuk fakültesi mezunu olan Raghat Hüseyin röportajında Irak Şam İslam Devleti’ne olan desteğini belirtirken, bir dönem “Saddam Hüseyin’in sağ kolu” olarak anılan İzzet İbrahim el Duri’nin de kendisine bağlı güçlerle birlikte, Musul’daki işgale katılmasını değerlendirmişti. Hüseyin, “İzzet amcanın ve birliklerinin de isyancılara katılmış olması çok güzel bir gelişme. Bir gün Irak’a dönebilmeyi çok istiyorum. Babamın ruhuna Fatiha okuyorum ve doğum yeri olan Tikrit’in kurtarılmış olmasından dolayı şükrediyorum”şeklinde konuşmuştu.


FamaHaber


 

Etiketler: » » » »
Share
11018 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.