logo

Musul üzerinden kurulan ilginç ittifak ve Irak gerçeği

Ortadoğu üzerinde oynanan oyun Irak’la başlamıştı ve tekrar Musul üzerinden kurulan ilginç ittifakla devam ediyor. Ganimet avcıları büyük parsayı toplamak için fay hatlarının kırılmasının yarattığı yıkımı beklerler. Gerçek niyet çıkarlar olsa da, bu çıkarlara ulaşabilmenin yolu fay hatlarının kırılmasına bağlıdır. FamaHaber olarak Irak’taki bu fay hatları üzerine bir derleme yaptık.


_91523250_mediaitem91441157


Irak’taki siyasal kesimler

“Şiîler, Sünnîler ve Kürtler, Irak’ta siyasal eğilimleri tanımlamaya dönük terimler olarak kullanılıyor. Halbuki Irak’taki siyasal aktörlerin pozisyonunu belirlemeye ve Irak’ın geleceğini tayin etmeye dönük olarak kullanılan bu verili tanımlamaların, Irak’ın nesnel siyasî durumunu ortaya koyup koymadığı pek tartışılmıyor.

Dinî, mezhebî ve etnik çeşitlilik açısından genel anlamda minyatür bir Ortadoğu manzarasının sergilendiği Irak’ta acaba gerçekten siyasal yapılar Şiî, Sünnî ve Kürt kavramlarının anlam dünyası temelinde mi şekilleniyor?

Irak’ta Şiîler, Sünnîler ve Kürtler, kendi içlerinde homojen bir siyasal blok olarak değerlendirilebilir mi? Irak içindeki bazı sosyolojik gruplara tekabül ediyor oluşları, acaba gerçekten bunların kavramsal bağlamları temelinde siyasî aktör rolü oynadığı anlamına gelir mi?

Yoksa bu ayrım, ABD’nin Irak’ın geleceğine dönük stratejik projeksiyonu doğrultusunda ortaya konmuş verili bir gruplama mıdır?

Bu ve benzeri sorulara aklî ve bilimsel cevaplar verilmeden Irak’taki siyasal duruma ve Irak’ın geleceğine ilişkin yapılacak değerlendirmeler, bizleri işgalcilerin Irak’ın geleceği ile ilgili projeksiyonlarına denk düşen sonuçlara götürebilir.” (1)

Irak’taki tuhaf İran-ABD yakınlığı

“Irak-İran ilişkileri, iki komşu uygarlık arasında kurulmuş en eski ilişkilerdendir. Bu ilişki, art arda, ötekini zayıflatarak hükmetme girişimlerinin damgasını yemiştir. Günümüzde Irak’ın ABD tarafından yok edilmesi, kendisi Batılı ülkelerin koyduğu ambargoya mâruzken bu ülkede hakiki bir ekonomik iş alanı bulan İran’a geniş ölçüde yardımcı oldu. Böylelikle Irak’ın mefluç ve paramparça bir halde tutulması, sonuç olarak iki gücün de amaçlarına hizmet ediyor. Onlara karşı Irak milliyetçiliğinin yeniden doğuşunun yolu, mezhep kotalarına ve yolsuzluğa dayalı sisteme karşı çoğulcu ve birleşik bir eylem cephesinden geçiyor.

Karşılıklı nüfuz çatışmalarının damgasını yemiş olan Irak-İran ilişkileri, iki komşu uygarlık arasında kurulmuş en eski ilişkilerdendir. Sümer-Babil döneminde İran, ilk Irak imparatorluklarına boyun eğmiştir ve tektanrıcı-dinler-öncesi dinler, İran üzerinde derin iz bırakmıştır. Bunun devamında Pers İmparatorluğu’nun yükselişi M.Ö. 639’da Babil’in işgaline varmıştır. Önce Irak’a sonra İran’a ait olan bu diyarlar, başkenti Bağdat olan Abbasi İmparatorluğu’nun kucağına düşmeden önce, İslamî fetihlere boyun eğmiştir. Nihayet, 1501’den sonra Safevî devleti temayüz etmiş ve İran topraklarını sahiplenmiştir. Buna karşılık, Irak da Osmanlılar tarafından işgal edilmiştir; mukayese yaparken tedbirli davranılsa da, bozguna uğramış durumuyla bugünü hatırlatan bir Irak’tır bu.

Irak, dışarıdan bakan gözlemcinin bilmediği için yolunu şaşırdığı bir zorunluluğa tâbidir. Oluşumuna özgü sebepler ile karmaşık ve hassas yapısı yüzünden, bu ülke, “uygarlık kopması” dönemlerinin damgasını taşır. Nitekim, bu karmaşık ve hassas yapı, büyük bir beceri isteyen çok gelişmiş bir sulama kanalları ve barajlar sistemini, ayrıca Dicle ile Fırat ırmaklarının sıkı bir denetimini gerektirir. İki ırmağın sularının azaldığı ve taşkınlaştığı dönemler arazilere ekim yapılan evrelere tekabül etmemekte ve sular yükseldiğinde çok büyük tahribata yol açabilmektedir. Böyle bir durumun idaresi, zirvedeki siyasî iktidar çerçevesi ile tabandaki eşitlikçi, savaşçı ve özerk toplum arasında nazik bir dengenin tutturulmasını gerektirir. Bu denge bozulduğu vakit, bizzat bütün uygarlığın temelleri çökmekte ve kaosla iç savaşlara yol açmaktadır. Bağdat 1258’de Hülagü Han’ın Moğol ordusu tarafından işgal edilmesiyle içine girdiği ikinci kopma döneminden çıktığında, önce Safevi sonra da Osmanlı hanedanları zamanında bu durum yaşanmıştır. Bu dönem 17. yüzyıla kadar uzamıştır; sonra da aşiret ittifakları biçimiyle toplum yeni bir şekle bürünmüştür — bunlar arasında ilki ve en önemlisi, Muntafık aşiretlerinin ittifakıdır.

Oluşumdaki ikinci bir özgüllük ise uzun zaman boyunca üniversite araştırmalarındaki ideolojik önyargılar yüzünden görülmemiştir: Irak, bu diyarlardaki uygarlıkların oluşumunu yönlendiren mekanizmalar uyarınca, günümüzdeki güneyinden başlayarak yapılanmıştır. Günümüzdeki Basra’nın yakınlarında, Ubeydilerin hanedanlığı altında oluşan Irak, Sümer-Babil uygarlığının ilk evresi boyunca Mezopotamya’nın güney ucundaki Sümer kentini de içine almıştır. İslamî fetih sonrasında, Basra, Kufe ve Ard Al-Sawad’a kadar yayılmaktaydı, fakat henüz Bağdat’a ulaşamamıştı. İktidar merkezi olarak Bağdat’ın seçilmesi, devlete karşı husumet gösteren kolektivist bir aşiret ortamından kurtulma yolu olarak tedricen dayatmıştır kendini. Bağdat ahalisinin, doğrudan kendi yapılarından gelmeyen her tür dış güç nazarında güvensizlik gösteren komşu kentlerle aynı özellikleri arz etmediğini de belirtmek gerek. Fiilî olarak Kufe’de kurulan Abbasî Hanedanı, karşılaştığı ayaklanmalar sonucunda iktidar merkezini değiştirmek zorunda kalmıştır. Yeni merkez Ramadi ise Kufe’den daha konuksever çıkmamıştır; o zaman da kurucular, Orta Fırat bölgesindeki El Haşimiye adlı bir bölgede karar kılmışlardır. Burada da itirazlar ve ayaklanmaların çıkması gecikmemiş ve onları Bağdat’a doğru itmiştir.

Irak’ın çağımızda yaşadığı üçüncü uygarlık evresinde, Muntafık ya da resmî adıyla Zikar’da, tam da Sümer uygarlığının doğduğu yer olan ülkenin güneyinde gösterilerin tekrar patlak verdiğini tespit ediyoruz.

İranlılar, özellikle de Pers bileşenleri, iki konuda hınç beslemektedir: Bölgeye kendi kültürel damgalarını vurmakta başarısızlığa uğramalarının hıncı ile, kendi kültürlerini koruyamamış olup bir Arap manevi ve kültürel projesi olan İslam’ın lehine kendi kültürlerini bırakmış olmanın hıncını. Bu proje Perslerin kültürünün ve dinlerinin varlığına bir son vermiş ve Pers dilini yoksullaştırmıştır. Perslerin tarihte nüfuzu Yunanistan’a kadar uzanan, fakat istilalara uğraması sonucunda dinî ve kültürel yarışı kaybeden güçlü bir imparatorluk kurmuş olduklarını hatırlatalım.

İran’ın politikası İranlıların bir kısmında ısrarla süren bu atadan kalma hınçların izini taşır ve çözülmez bir çelişkiyle kendini gösterir. Bir yanda, ulusal düzeyde, başka bir yerden gelmiş olan İslam üzerinden kendini gösterme gerekliliği vardır. Diğer yanda ise, tarihin akışında kaybolmuş bir imparatorluğun yüceltilmesinin sonucu olarak, bölgesine hükmetme özlemi vardır.

Gerçekte, Irak’ın İran’a yakınlığı ve onunla rekabete girebiliyor olması ölçüsünde, iki ülke arasındaki bağlar daima çok karmaşık olmuştur. İlişkilerine, âdetâ biri diğerini diz çöktürmeden ayağa kalkamazmış gibi, ötekini zayıflatarak hükmetme girişimleri damga vurmuştur. Nitekim İran 1921’de Britanyalıların Irak’ta kurdukları devleti tanımaya yanaşmayan tek ülke olmuş ve ancak 1929’ta tanımıştır. Buna karşılık İran bugün Amerikan sultası altındaki Irak’ı coşkuyla kabul etmekte ve onunla mümkün olduğunca yoğun ilişki kurmaktadır; bunun sebebi ise Irak’ın artık bir ulusal bütünlüğünün kalmamasıdır. 1921’de kurulmuş olan modern devlet Amerikan istilasıyla ortadan kalkmıştır; devlet-altı güçlerin, en başta da farklı mezheplerin hüküm sürdüğü yeni bir durum ortaya çıkmıştır.

Irak’ın günümüzdeki silinmesi, ABD’nin İran’a verdiği en güzel hediye olmuştur. Batılı ülkelerin koyduğu bir ekonomik ambargoya mâruz durumdayken, İran kendine hakiki bir ekonomik faaliyet alanı bulmuştur. İran’ın dış ticarette 18 milyar dolar fazlası vardır. Tahran’ın ulaşmak istediği hedef, ekonomik üretkenliğinden ziyade yokluğuyla göze batan bir Irak’la ilişkilerini sağlamlaştırmak ve onu en zayıf birinci ticaret ortağı haline getirmektir. Yaptırımlar altındaki İran’ın ekonomik akciğeri Irak olmuştur (hâlâ da öyledir).

Irak’ta ABD tarafından yaratılmış olan durum İran için son derece elverişli bir ortam yaratmıştır; üstelik devlet-altı güçler bu ortamda serpilip gelişme olanağı bulmaktadır. İran’daki siyasî istikrar sebebiyle (İran’ın yüzölçümü ve nüfus yapısının da güçlendirmesiyle), dünyada Şii mezhebinin çoğunluğu oluşturduğu dört ülkenin biri olan Irak’taki (diğer ikisi Azerbaycan ile Bahreyn’dir) Şii topluluğuyla ilişki bârizlik kazanmıştır. Aynı şekilde, Irak’taki İran mevcudiyetinin baskınlığı, her ne kadar Amerikan gözetimi altında da olsa, ve Iraklılar’ın tarihî husumetine rağmen, inkâr edilemez bir gerçeklik olarak ortadadır.

Bununla birlikte, günümüzdeki Irak’ın benzersiz durumuna rağmen, ayrıcalıklarından dolayı İran’a açık çek verilmiş değildir. İran’a yakın olan Iraklı akımların ve milislerin velayet-i fakih’i alenen Arapça talep etmekten kaçındıkları, hatta bunun hiç sözünü etmediklerini saptamak kolaydır. Nitekim, bu yönetişim ilkesi Iraklı Şiiler arasında, özellikle de Necef’teki din adamları nezdinde ve taklit mercii Ali el Sistani nezdinde hiç revaçta değildir. El Sistani, Avrupa basınının Irak’taki “Şii milliyetçiliği”nin bir biçimi gibi algıladığı tavrını korumakta ısrar etmektedir. Gerçekte onun bu tutumu Necef’teki hayli köklü bir geleneği teyit etmektedir sadece; Sistani de selefi Ebu’l Kasım Hoyî’nin izinden gitmektedir. Humeyni döneminde İran devriminin en civcivli zamanında Ayetullah Hoyî velayet-i fakih’i ısrarla reddetmişti.” (2)

Irak Şiiliği ve Ayetullah Ali Sistani

Ayetullah Ali Sistani, başta Irak olmak üzere dünya Şii liderleri arasında en etkili isim olarak gösteriliyor. Necef kentindeki Havza’nın da kurucusu olan Sistani, İran’da doğmasına rağmen 1951 yılından beri Irak’ta yaşıyor. Özellikle Irak Savaşı’nın ardından ülke siyasetinde önemli rol oynamaya başladı. Irak’ta nufüsü 17-20 milyon arasında tahmin edilen Şiileri fetvalarıyla yönlendiriyor.

Sistani, Irak’ta Baas partisi yönetimi altında birçok Şii din adamının ölümüyle sonuçlanan işkencelerden sağ kurtulmayı başarmıştır. Camii 1994 yılında kapatılmış ve Baas Yönetiminin yıkılmasına neden olan Amerikan işgaline kadar bir daha açılmamıştır. Bu süre zarfında genellikle Necef’teki evinde kalmayı tercih etmiştir. Onun bu davranışı, birçok kişi tarafından işkenceye karşı bir protesto hareketi olarak kabul ederken, başkaları onun Baas partisinin ev hapsi düzenlemelerinden kaynaklandığını ileriye sürmektedir.

Halktan uzak yaşamasına rağmen, Sistani’nin başta Irak, İran ve Lübnan olmak üzere, öğretilerini yayan genç din adamlarına dayanarak Şii Müslümanlar arasında büyük bir etkinliğe sahiptir. Sistani birçok Şii vakfın lideridir ve Şii dünyasındaki çoğu dini okul, medrese ve camiye para maddi destek sağlamaktadır. Etkinliği sayesinde, Irak siyasetinde sessiz ama bir o kada önmeli bir rol oynamıştır. Körfez savaşı sonrasında, Geçici Koalisyon Yönetimini anayasal süreçte uzlaşmaya çağırması ve özellikle kadınlar olmak üzere tüm Şii seçmenleri oy vermeye zorlayan bir fetva vermesi ile ünlü olmuştur. Diğer bir Şii lider olan Mukteda el-Sadr 2004 yılının Ağustos ayında Mehdi Milisleri ile birlikte Necef’teki İmam Ali Camii’nde karargah kurup işgal kuvvetleri ile silahlı çatışmalara girdiğinde, ateşkes için arabuluculuk yapan yine Sistani idi.

2003 yılında başlayan ABD’nın Irak’ı işgali ile birlikte, Sistani’nin Irak siyasetindeki rolü git gide artmıştır. Yaygın batı medyası kendisini işgal sonrası Irak’ın “en çok sözü geçen kişi” olarak görmektedir.

Sistani’den 43 yaş küçük ve bağımsız silahlı Mehdi Milislerinin lideri olan Mukteda El Sadr, 2004 yılında Sistani’nin saygınlığını hiçe sayarak bir takım silahlı çatışmalara girmesi ile ün kazanmıştır. Mukteda el-Sadr, Sistani’nin ülke dışında bulunduğu bir sırada,kutsal şehir Necef’te “zalim yabancı güçler” olarak tanımladığı kuvvetlere karşı savaş ilan etmişti.

Sistani, Amerikan işgalinden kısa süre sonra, kitleleri “net kararlar” vermeye ve “medya propagandası”nın galeyanına gelmemeye yönlendirmeyi amaçlayan, Şii din adamlarının siyasete katılmaya çağıran bir fetva vermiştir.

2003 yazına kadar, siyasi gündeme daha çok katılım göstermişse de, bu katılım daima temsilciler vasıtasıyla olup, asla bizzat olmamıştır. Genel anlamda reformcu ve arabulucu bir tavır takınmıştır. Anayasayal bir düzenin oluşturulmasına çağırmış ve daha sonra geçici bir Irak yönetiminin kurulmasını talep etmiştir. Bu şekilde Irak nüfusunun %60’ını teşkil eden Şia toplumunun Irak Hükümetini ele geçireceğini düşününüyordu. Daha sonra Sistani ABD’nin Irak Hükümeti planlarını yeterince demokratik olmadığı yönünde tenkit etmiştir. Sistani’nin fetvaları ve hükümleri birçok Şii Iraklı’nın 2005 Genel Seçimlerine katılmalarını sağlamıştır. 1 Ekim 2004’te yaptığı bir konuşmada seçimin “önemli bir mesele” olduğunu vurgulamış ve “tüm Iraklıların katılımıyla özgür ve adil” gerçekleşeceğine dair umudunu dile getirmişti. Kocaları yasaklasa bile kadınların oy vermelerinin dini bir vecibe olduğunu ifade eden bir fetva vermiştir. “Şüphesiz, seçim gününde oy vermeye giden kadınların durumu, Kerbela’ya giden Zeynep’in durumu gibidir.”

Şiilerin, Irak’ın Bağdat’ın güneyindeki Ölüm Üçgeni gibi Sünnilerin halkın çoğunluğunu teşkil ettiği bölgelerde Sünnî Selefiler tarafından Şii Iraklılara karşı sık sık düzenlenen saldırılara karşılık vermemeye çağırmıştır. 2006 yılının Şubat ayında Şiilerce kutsal sayılan İmam Hasan Askeri ile İmam Ali Hadi’nin Samarra’daki türbelerinin Sünnilerce tahrip edilmesinden sonra bile, kendisine bağlı molla ve din adamları “bunu yapanlar Sünni komşularınız değildi, yapanlar dışarıdan gelen Vahhabi’lerdi sükûneti korumaya çağırmıştır.

29 Ocak 2007 tarihinde Sistani’nin makamının yakınındaki bir otelde üç silahlı kişi yakalanarak kendisine karşı planlanan bir suikast girişimi önlenebildi. Bu suikast girişiminin Necef’teki birkaç hedefe yönelik gerçekleşen daha büyük bir saldırı dizisinin bir parçası olduğuna inanılmaktadır.


iraq-ayatollah-sistani


Velayet-i fakih

“Necef valiliğindeki merciiyye’nin – yani Şiiliğin en yüksek otoriteleri olan ve “büyük ayetullah” unvanını taşıyan merciler camiasının ya da “taklit mercileri”nin–, İran Şiiliği’yle ilâhiyat konusunda derin bir ayrılık zemini üzerinde kurulmuş olduğunu hatırlatalım. Nitekim günümüzdeki Irak Şiiliği de 18. yüzyıla dayanan yakın zamandaki bir sürecin ürünüdür; temayüz etmesi ise ülkenin siyasî tarihine özgü bir bağlamla ilişkilidir. O dönemde, modern Irak devletinin inşa edildiği bir bağlamda, Ard Al-Sawad’da çoğu Sünni aşiretler nezdinde bir Şiiliğe döndürme kampanyasına girişmiş olduğu ilk bir aşiret döneminden sonra, Necef’teki din adamları için dinî bir yenilenme dönemi açılmıştır. Buna karşılık, aşiretlerin katılımcı ve eşitlikçi tabiatından gelen etkilere açık olmuş ve iç ilişkilerde otoriter olmayan ve meşverete/danışmaya dayalı ilişkileri tamamen benimsemişlerdir. Necef kutsal şehir-devlet olarak temayüz etmiş, din adamları sınıfı meşru şiddetin tekelini kendilerine mal etmeye karşı çıkmışlardır. Burada eşitlikçi savaş birimleri dogmanın/nassın gücüyle birbirine bağlanmıştır. Necef, aşiret ortamıyla daha iyi bir birlik sağlanması için dinî otoritenin tanımlanma sistemini araştırmış ve Safevi projesinin çok uzağında, otoriter olmayan bir sistem icat etmiştir.

Safeviler ise, meşruiyetlerinin dayanaklarını sağlamlaştırmak için ilâhiyatçıların hizmetlerini kendilerine mal etmişlerdir. Bu uygulamanın kökü 16. yüzyılda Safevi Hanedanı’nın kurulduğu döneme kadar uzanır: Kurucusu olan Şah Tahmasb Bin İsmail, Lübnan’daki Cebel Amel kökenli ilâhiyatçı El Muhakkik el Karakî’yi yanına getirtmiştir. Necef’teki din adamları, El Kuteyfi adında bir ilâhiyatçının imzasını taşıyan bir kitapla bu duruma sert tepki göstermişlerdir: Bu kitapta, Şii bile olsa idarecinin otoritesine ilâhiyatçının kefil olması toptan reddedilmektedir.

Din adamlarının gözünde, Humeynici velayet-i fakih Safeviler’inkinin bir kopyasıdır ve bu sıfatla reddedilmektedir. Necef merciiyye’sinin dünya Şiiliği için, hem içtihad bakımından hem taklitbakımından, hem de İran Şiiliği’nin merkezi kutsal Kum kenti dahil olmak üzere havza bakımından başvuru kaynağı oluşturan ilâhiyat otoritesi haline geldiğini de kaydedelim. 1743’te Safevi Hanedanı’nın çöküşünden sonra bile bu konumunu korumuştur. Bu da bize yukarıda zikredilen Iraklı Arap modelinin hâkimiyetini hatırlatmakta ve iki ülke arasındaki yapısal farklılıkların derinliğini açığa çıkarmaktadır.

Sadrcı akım

Merciiyye, Şiiliğin Irak’a özgü bir okumasına dayanarak velayet-i fakih’i reddetmekte yalnız değildir. Şii gençliğini ve engellenmiş toplumsal kategorileri geniş ölçüde temsil eden Sadrcı akım da, iki büyük İslamî düşünürün, Muhammed Bekir es-Sadr ile Muhammed Sadık es-Sadr’ın entelektüel mirasını sahiplenmektedir. İkisi de 1950’li yıllarda Irak Şiiliği’nde ortaya çıkan ve dışarıda geliştirilen Şii İslamî hareketlerini bazen geleneksel merciiyye’ye muhalefet ederek soluğuyla besleyecek olan teolojik yenilenmenin taşıyıcıları olmuştur.

Bu hareketlerin başında, 2006’dan beri art arda üç Irak başbakanının; İbrahim el Caferî, Nuri el Malikî ve Haydar el Abadî’nin bağlı oldukları İslami Davet Partisi bulunmaktadır. Bu yüzden, esas olarak Sadrcı akım tarafından yönlendirilen ve reform çağrısında bulunan son gösteriler sırasında, bu akımın on binlerce taraftarı, “İran, barra! Barra!” (“İran dışarı!”) diye bağırmışlardır. Sadece anekdottan ibaret bir olay söz konusu değildir ve bunun derin anlamları olduğuna itiraz edilemez; din adamlarının ve siyasî mezhepçiliğin devletteki yeri üzerine olan tartışma da az buz bir mesele değildir.

Böyle bir ortamda, İran, istihbarat servislerine müracaat etmek zorunda kalmaktadır. Bazı raporlara göre Irak’ta, hayır dernekleri ve en yoksullara mali yardım dağıtıp Şiiliğin kutsal yerlerine hac ziyaretleri düzenleyen merkezler de dahil olmak üzere çeşitli adlar altında on sekiz değişik büroları bulunmaktadır. İran istihbarat ajanlarının çalışmalarını kolaylaştırmak için 5 700 mekân kiralanmıştır ve Irak’taki faaliyetleri için yüz milyon dolar tahsis edilmiştir. İran, özellikle 2014’ten itibaren IŞİD tarafından Musul’un işgal edilmesi ve çok sayıda valilik kurulmasından beri, Irak’a malzeme ve silah tedarikini üstlenmiştir.

Maamafih, İran yanlısı Bedir örgütünün3 başındaki Hadi el Amirî, Irak hükûmetinin İran tarafından tedarik edilen silahların parasının tamamını ödediğini beyan etmiştir. Bu konuda, Irak istihbarat servislerinin başında olan Muhammed el Şahvani’nin, Irak’ın güneyinde bir istihbarat bürosunun açılışına karşı çıkarken böyle bir büronun ulusal güvenlik açısından zararlı olacağı yolundaki beyanını kayda geçmek yerinde olur.

Saygı uyandıran Bedir örgütü ya da Asaib Ehl El Hak (Doğrular Cemiyeti) ve Irak Hizbullahı gibi diğer ufak örgütlerle birlikte, İran-yanlısı milislere gelince; Amerikan işgaline sadece İran’ın karşı çıkmasını ve bu hedefe yönelenlere yardım etmesini sebep göstererek “Irak direnişi”ne kendilerinin vücut verdiğini iddia etmektedirler. Bu milisler yine de aynı fikri alenen ifade edememektedirler: İran, ABD’ye karşı olan silahlı örgütlere herhangi bir destek verdiğinin kanıtını sunmak istememektedir. Nitekim, bir tarafta İran ile, diğer tarafta Washington ve daha geniş anlamda Batı arasındaki nazik ilişkiler bağlamında, bu konuda çok ince hesaplar yapılmaktadır.

Ambargo altında gelişen ticaret

Ticari ilişkiler konusunda ise İranlılar daha az temkinlidir. Nitekim İran ticaret ataşesi, 22 Haziran 2015’te Bağdat’ta düzenlediği bir basın toplantısında, iki ülke arasındaki ticari alışverişin on sekiz milyar dolara vardığını; bunun altı milyarının petrol-dışı ürünler olduğunu beyan etmiştir. Üstelik, ticaret ataşesine göre, Irak’taki teknik ve mühendislik hizmetlerinin yüzde 80’i İranlı şirketler tarafından sağlanmaktadır. Son olarak, ticari alışverişin yirmi milyar dolara çıkmasını beklediğini de ilave etmiştir.

İran ile Irak arasındaki ticari alışveriş, 2006’da 1,6 milyardan 2010’da 8 milyara çıkmıştır; dış ticaretteki dengesizlik ise durmaksızın İran lehine artmaktadır. Irak İran’a hurma, deri ve kükürt ihraç etmekte ve İran’dan araba, yakıt, tıbbi malzeme ve inşaat malzemesi ithal etmektedir. Amerikan istilasının ertesinde devletin yıkılmasıyla tamamen felce uğrayan Irak ekonomisindeki çöküşün neden olduğu bir dengesizliktir bu. Sanayi ve üretim altyapılarının önemli kısmı imha edilmiştir ve ülkedeki üretkenlik zayıftır.

Bu bahiste, İran sempatizanı bazı Iraklı yetkilileri işi, Batı’nın yaptırımlarına mâruz kalan İslam Cumhuriyeti’yle empati yaptıklarını göstererek, işi, İran’ın durumunu 1991 ile 2003 yılları arasında ambargo uygulanan Irak’ın durumuyla karşılaştırmaya kadar vardırmaktadır.

Bu yüzden, Irak’taki İran nüfuzunu anlamak için, dağılma halindeki ülkenin istisnaî koşullarını hesaba katmak elzemdir. Altyapıların imha edilmiş olması, şartlarına boyun eğen Irak’ta İran’ın nüfuz icra etmesini sağlamaktadır. Irak için ulusal yeniden inşa elbette bâriz bir başağrısıdır; aynı şekilde İran da Irak’ın halihazırdaki durumunun ilelebet böyle sürmeyeceğini bilmektedir. Ayrıca İran, Irak’ı bütünüyle emrine âmâde kılamayacağının bilincindedir: Kendisine karşı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en uzun –Irak’ın nüfusu İran nüfusunun üçte biri olmasına rağmen kısmen Irak’ın lehine sonuçlanan– savaşı (1980-1988) yürütmüş olan kırk milyon nüfuslu bir ülkedir bu.

Irak’taki kaosu sürdürmek

Bütün bu sebepler yüzünden, İran’ın stratejisi Irak’taki güncel koşulların sürdürülmesidir. Bu strateji 2015 Yazı’nda siyasî reformların talep edildiği büyük gösteri ve mitingler sırasında özel olarak hissedilmiştir. Tahran, mezheplere göre kotalar tanınan iktidar paylaşımının halihazırdaki biçiminde her tür değişimin önüne geçmek için tüm güçlerini harekete geçirmiştir. ABD’nin ve İran’ın tutumları, günümüzdeki Başbakan Haydar el Abadi’yi korumak için gerçekten yakınlaşmıştır; öyle ki İran, milletvekilleri ve meclis grup başkanlarına baskı yapabilmiştir. Bu çıkar yakınlaşması Amerikalıları muhtemelen, o zamana kadar karşı çıktıkları, Feluce kentinin IŞİD’in elinden kurtarılmasını desteklemeye de teşvik etmiştir. Feluce’nin kurtarılması Abadi’ye bir zafer temin etmiş ve halktaki taleplerin hakkından gelmek için konumunu sağlamlaştırma olanağı vermiştir. Yeni belirtiler İranlılarla Amerikalıların Irak’taki yönetişim modeli üzerine tutumlarındaki yakınlaşmayı teyit etmiş ve mezhep kotaları sistemini rahatlatmıştır. Irak’ın mefluç ve paramparça bir halde tutulması, iki gücün de amaçlarına hizmet etmektedir.

Irak’la İran arasında çok çeşitli zengin ilişkiler vardır. Çok önemli bir boyutu kayda geçelim: Necef ve Kerbela’daki kutsal mekânlara ziyaret. Dinî bayramlar esnasında, milyonlarca İranlı vize almadan sınırı geçmekte ve Irak devletini önemli bir gelir kaynağından mahrum bırakmaktadır.

Asıl soru, bir Irak milliyetçiliğinin temayüz etmekte olup olmadığıdır. Sorunun cevabı evet ise, bu milliyetçilik hangi yolu izlemektedir? Necef’teki Şii din adamları, ya da her mezhepten laik güçler, uzun ve engellerle dolu olma riski taşıyan, İranlılarla Amerikalıların çıkarlarına da ters olan bu girişime katılacaklar mıdır? Böyle bir ihtimal, gelecekteki Irak’ın çoğulcu ve birleşik olmasını gerektirir: Git gide daha çok kimsenin paylaştığı ve güçlenen bir kanaattir bu.” (3)

Kürtler ve çıkara dayalı uzlaşma

“Kürtler, Molla Mustafa Barzanî liderliğindeki KDP ile 1945’ten beri Irak’ta yakın vadede özerklik, uzun vadede ise bağımsızlık yanlısı bir siyasal söylem geliştirdiler.

KDP’nin Celal Talabanî liderliğinde KYB ile bölünmesi, Kürtlerin sahip olunan geleneksel aşiret yapısı yüzünden bütüncül bir liderlikten yoksun oluşu ve komşu ülkelerin Kürt siyasî gruplara yönelik engelleyici politikaları vb. gibi daha birçok sebep, Kürtlerin Irak’ta özerklik hedefini gerçekleştirmesini önlemişti.

Öteden beri aşirete dayalı geleneksel toplumsal dokuları ve onlarca farklı ideolojik ve siyasî grup temelinde şekillenen siyasi yapıları sebebiyle Kürtlerin, Irak içerisindeki belki de en heterojen unsur olduğu söylenebilir.

Bununla birlikte dahilî ve bölgesel açmazları bölge dışı güçlere dayanarak aşmaya çalışan Kürt siyasî aktörler, özellikle ABD müdahalesi sonrasında özerklik ideali konusunda ilk kez tarihî bir fırsat elde etmiş gözüküyorlar.

Barzanî ve Talabanî, ABD Dışişleri Bakanı Allbright’ın girişimiyle 17 Eylül 1998’de Washington anlaşmasını imzalayarak Kuzey Irak’ta iki parçalı bir siyasi egemenlik kurduktan sonra, eski çatışmalara son verdiler.

ABD, Irak’ı işgal edinceye kadar, bu iki büyük Kürt siyasî grubu, hem komşu ülkelere hem de birbirlerine ezdirmeyerek yanında tutabildi. Fakat Irak’ın geleceğinin, bu grupların herhangi birinin lehine veya aleyhine belirlenecek olması, 1998’den beri devam eden barış ve uzlaşı ortamını bozabilir.

Binaenaleyh, halihazırda Kürtler arasında ortak çıkara dayalı bir bütünlük manzarası varsa da bunun, son derece itibarî ve değişken bir siyasal ve sosyolojik zemine dayalı olduğu söylenebilir.


abdbayraklipesmerge


Sünnîler, hangi Sünnîler

Irak’ta belli bir kesimi ifade etmeye dönük olarak kullanılan kelimeler arasında en yadırgatıcı ve belirsiz olanı “Sünnîler” kelimesidir. Zira tıpkı Şiîlik gibi, dinî ve mezhebî bir gerçekliğe tekabül eden Sünnîlik, aslında Şiîliğin Şiîler üzerindeki dinî ve sosyolojik kapsamını ifade etmeyen bir kapsam ve bağlamda kullanılıyor.

Yani Irak’ta “Sünnîler” olarak ifade edilen kesim, dinî, sosyolojik ve siyasal bütünlük açısından kendi ontolojik bağlamından kopuk, belirsiz ve her yöne çekilebilen siyasal bir kavram olarak ortaya konuyor. Bu çerçevede akla şu soru geliyor: Ontolojik bağlamı itibariyle bir dinî mezhep olan Sünnilik, Irak söz konusu olunca neden Kürtleri ve Türkmenlerin yarıdan fazlasını kapsamıyor?

Irak’ın işgaline yönelik ABD senaryoları oluşturulur ve Irak içinde rejime muhalif ve rejime müttefik kesimler belirlenirken, Irak’ta Baas yönetimiyle sorunu olmayan kesim “Sünnîler” olarak nitelendi. ABD’nin işgal projeksiyonu içerisinde belli bir stratejik amaç için kullanılan bu tanımlama, ilginç bir biçimde İslam dünyasında da kullanılır oldu.

ABD, açık bir biçimde Saddam diktatörlüğüne karşı Irak içindeki etnik ve dinî çelişkilere dayalı bir tanımlama yaptı. Bu tanımlama doğrultusunda Saddam rejiminin nispî anlamda sosyolojik tabanını oluşturan Tıkrit, Ramadî ve Felluce’deki Sünnî Arap aşiretler, “Sünnîler” genellemesiyle ifadelendirildi.

Halbuki Irak’ta Sünnî teolojiye dayalı bir dinî hareketten bahsedilecekse, bunun tek muhatabı, bugünlerde adı hiç ortada olmayan ve geçmişten beri Saddam yönetimine karşı olan Irak İhvan’ı olabilirdi.

ABD’nin Irak içindeki etnik ve mezhebî çelişkileri derinleştirmeye dönük bu tanımlaması, ABD’nin işine yaradığı kadar, Saddam kalıntılarının ve bölgede Irak halkının farklı etnik ve mezhebî kesimlerine yönelik cinayetler işleyen Zerkavî grubu gibi terör örgütlerinin de işine yaradı.

Saddam yanlılarının, Sünnîlik adının dinî ve toplumsal meşruiyetini kullanarak, en azından Sünnî Arap halkın desteğini alıp, Irak’ın siyasal zemininde kaybettikleri konumu kazanmayı hedeflediği söylenebilir. Bu çerçevede liderliğini Saddam döneminde Şeriat Fakültesi dekanlığı yapan Muhammed el-Kubeysî’nin yaptığı Irak Ulema Heyeti’nin, “Sünnî Merceiyet” iddiası ile ortaya çıkışı oldukça çarpıcıdır.

Aslında sahip oldukları Selefî-Vahhabî ideolojiden dolayı Sünnî teolojiyle de ciddî bir çatışma içerisinde bulunan el-Kaide bağlantılı terör gruplarının da yine “Sünnî” isminin meşruiyeti altında ABD ile hesaplaşırken Sünnî halktan destek bulma hedefi güttüğü görülüyor.

Bu durumda Irak’taki siyasal gelişmeler değerlendirilirken Sünnî, Şiî ve Kürt ayrımının  yapay, gerçekçilikten uzak ve verili bir tanımlama olduğu görülmektedir.

Esasen Irak’la ilgili siyasal yönelimleri daha gerçekçi bir bölümlemeyle ifade edecek olursak, kendi içlerinde homojen olmayan şu iki kesimle karşılaşmaktayız:

1- Saddam rejimine muhalif olup, onun devrilmesi sonrasında Irak’ın geleceğinde söz sahibi olmak ve süreci olabildiğince az kayıpla tamamlamak isteyenler.

2- Saddam rejiminin devrilmesiyle iktidar nimetlerini kaybettikleri için, her türlü şiddeti kullanarak yeni süreçte olabildiğince mevzi elde etmek isteyenler.

Seçim olgusunun bu iki kesim arasındaki çatışmayı olabildiğince şiddetlendireceği, beklenen bir şeydi. Nitekim Kerbela ve Necef’te onlarca kişinin ölmesine ve yüzlerce kişinin de yaralanmasına sebep olan son terör saldırıları, belki de bunun ilk adımı oldu.

Irak’taki siyasal süreci, ABD tanımlamalarına dayalı olarak Irak’ta Şiîler, Kürtler ve Sünnîler ayrımıyla yapılan değerlendirmelerden, en çok da mezhep çatışmalarına dayalı kaosu işgaline gerekçe kılacak olan ABD ile Sünnilik üzerinden siyasal çıkarlarını temin etmeye çalışan Saddamcılar yararlanmaktadır.

Mezhep ayrımına dayalı bir Irak değerlendirmesi, bilimsellikten ve gerçekçilikten uzak olduğu kadar, İslam dünyasını içeriden tehdit edecek kadar tehlikeli bir adım olarak da gözükmektedir.

Şiî dünyanın daha önce Aşura merasimlerine ve bugünlerde de Necef ve Kerbela’daki sivil halka yönelik terörist saldırılardan, doğrudan işgalcileri ve herhangi bir Sünnî nitelemesi yapmadan teröristleri sorumlu tutan ifadeleri, olumlu bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

Fakat yazık ki Türkiye’deki kimi yayın organları, Arap dünyasındaki belli başlı odakların ürettiği doğruluğu kuşkulu haberlere dayanarak Felluce katliamını açıkça Şiî-Sünnî çatışması ekseninde ortaya koymuştur.” (4)


NOTLAR

(1) Irak’taki siyasal kesimler ve üç verili tanımlama Şiiler Kürtler ve Sünniler – Alptekin DURSUNOĞLU

(2) Abdülemir el Rekabi – Orient XXI / Çeviri: Haldun Bayrı

(3) Abdülemir el Rekabi – Orient XXI / Çeviri: Haldun Bayrı

(4) Irak’taki siyasal kesimler ve üç verili tanımlama Şiiler Kürtler ve Sünniler – Alptekin DURSUNOĞLU


 

Etiketler: » » » » »
Share
6566 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.