logo

Taner Timur: Halil İnalcık bir “Osmanlı alimi” değil, bir “Osmanlı uzmanı” idi ve cumhuriyet değerlerine sıkı sıkıya bağlıydı

Prof. Dr. Taner Timur, ünlü tarihçi Halil İnalcık için bir yazı kaleme aldı. Timur, büyük tarihçinin, bir Osmanlı uleması değil, Cumhuriyet bilgini olarak tanımlanması gerektiğini ifade etti:

Taner Timur’un Birgün Pazar’da yayınlanan yazısının ilgili bölümleri şöyle:

Halil Hoca’yı geçen yıl kaybetmiştik. 25 Temmuz 2016’da aramızdan ayrılmıştı. Oysa bu ilk ölüm yıldönümünde onu anarken karşılaştığım garip bir haber beni yıllar öncesine götürdü ve geçen yıl yazamadığım bazı şeyleri söylemeye yönlendirdi: Murat Bardakçı’nın yazdığına göre (Habertürk, 23 Temmuz 2017), “Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla” İnalcık’a “geleneksel ‘ulema kabri’ yapılmıştı” ve salı günü de, Prof. İnalcık için Fatih Camii’nde mevlit okutulacaktı. Hoca’nın mermer mezar taşına da ünlü bir hattatımız tarafından yazılan yazı nakşedilmişti. Koyu bir Osmanlıca ile yazılan ve bugünkü dile çevirisi ile verilen Kitâbe’den şu satırlar dikkatimi çekti: “Halil İnalcık, şimdi mutlaka Fatih Sultan Mehmed’in yanında, onun bağrındadır; İstanbul’un fethini bizzat ondan dinliyordur ama bizler burada üzgün ve boynu bükük haldeyiz”.

Tam yılını hatırlamıyorum ama Halil Hoca’yı 1960’larda tanıdım. 1956’da SBF’de “İdari Teşkilat Tarihi” dersleri vermeye başlamıştı. Ben Anayasa kürsüsüne asistan olduğumda, Fakültemizde Devrim Tarihi dersini de o veriyordu. Asıl görevi DTCF’de olduğu için bizde odası yoktu; derse gelişlerinde onu ben ağırlıyordum. Dersten sonra bir kahve içip sohbet ediyorduk. Henüz Türkiye’de bile çok tanınmıyordu; ben de tarihçi değildim; ama ondan çok şeyler öğreneceğimi hemen anlamıştım. Sonra kürsü değiştirdim; yeni ders programında temel dersler arasına konulan bu dersi anlatmak bana düştü. Derslerimde de onun çoğaltılmış ders notlarından çok yararlanıyordum. Asıl alanı Devrim tarihi değildi, ama Halil Hoca o konuya da hakkıyla hâkimdi. Daha sonra da “The Caliphate and Atatürk’s Inkılab” (Hilafet ve Atatürk Inkılabı) başlıklı çok değerli bir makalesi yayınlandı (Belleten, 1982, sayı: 182). Türk Devrimi hakkında yazdığı çeşitli yazılar arasında, özellikle anılmaya değer bir incelemedir bu. Kendisiyle 1980’lerde Paris’te de –bizde veya ortak dostlarda- defalarca buluşup, konuşmak fırsatı bulmuştuk.

•••

Benim tanıdığım Halil İnalcık bir “Osmanlı alimi” değil, bir “Osmanlı uzmanı” idi ve cumhuriyet değerlerine sıkı sıkıya bağlıydı. Yaşam öyküsünü anlattığı “nehir söyleşi”sinde adı en çok geçen devlet adamı Atatürk’tür. “Ben Atatürk’ün açtığı Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde okudum” diyordu; “biz onun özçocukları gibiydik; öldüğünde hakiki bir yas sardı bütün Türkiye’yi. Biz onun mektebinde okumuş öğrenciler olarak çok sarsıldık (…) Hakikaten Türkiye’yi kurtaran, bir devlet ve millet yaratan bir liderdi Atatürk”.1 En bağlı olduğu ilke de laiklik ilkesiydi ve “Atatürk’ün İslam düşüncesi”ni şöyle özetliyordu: “Din bireyin vicdanına aittir; onu bir zorunluluk haline getirmek hatadır. Zaten İslam Tanrı’yla birey arasında bir ruhban sınıfı, bir zorunluluk tanımaz”. (s. 46).

•••

Kuşkusuz Halil Hoca Osmanlı tarihine sevgiyle yaklaşıyordu. Kimi seyyah ve oryantalistlerin ön-yargılarından uzaktı ve klasik dönemi klasik yöntemlerle inceliyordu. Üstelik sosyal tarihe özel bir merakı vardı. Daha Balıkesir Muallim Mektebi’nde iken şehir hayatında esnafın rolü konusunda bir ödev hazırlamış, bunun için de şehir esnafıyla konuşmalar yapmıştı. Tarihçi olmaya karar verdiği günlerde de aklında önce zengin Osmanlı arşivleri vardı.

İnalcık, 1935 yılında DTCF’ye giren “ilk kırk yatılı öğrenci”den biriydi. Fakülte’yi bitirip asistan olduktan sonra ilk çalışmalarına da sosyal açıklamalar damgasını vurdu. Daha 1941’de, Tanzimat’la ilgili bir analizinde, tımar sisteminin bozulmasının nasıl tarımda “çiftlikleşme” sürecine yol açtığını vurgulamıştı. “Halil İnal” olarak imzaladığı bu yazı, adı konmasa da, ilerdeki Osmanlı üretim tarzı tartışmalarına ufuk açıcı nitelikteydi. (Tanzimat Nedir? Tarih Araştırmaları, DTCF Yayını, 1941). İki yıl sonra savunduğu -ve yakınlarda yeniden basılan- doktora tezinde de Bulgar sorununu ele alıyor ve topraksız köylülerin nasıl Müslüman ağalara karşı ayaklandıklarını anlatıyordu. Yine Tanzimat söz konusuydu ve bu iddialı ferman aslında devlet hayatında çok da bir şey değiştirmemişti. “Bütün Avrupa’yı kaplamış olan hürriyet fikirlerinin sathi bir telakkisi ile İmparatorluğu ıslaha kalkan bu devlet adamları”, aslında angaryayı bile tamamen kaldıramamışlardı. “Nehir söyleşi”sinde bu çalışmalarını anarken, “ben doktora tezimden itibaren Marx’ın sosyolojisinin etkisi altındayım”; diyor Halil Hoca; “ama doktriner değilim” (s. 274). 2005 yılında söylenen bu cümle, Şeflik Sisteminin Nazi Almanyası ile flört ettiği yıllarda herhalde bir tarihçinin kendisine bile itiraf etmekten çekineceği bir cümleydi! Oysa ona göre en doğrusu, analizlerini “tarafsız” bir şekilde, etiketsiz olarak paylaşmaktı. Zaten Marksist de değildi.

•••

İşte Halil Hoca’nın ilk ölüm yıldönümünün ve yeni kabrinin bana ilham ettiği düşünceler bunlar oldu. Şimdi tekrar başa, “ulema kabri” sorununa dönelim. Ünlü tarihçinin Osmanlı tarihinde gurur duyduğu öğeler elbette vardı; fakat onlar kendisine mezar taşı yazan “ulema”nın düşündüklerinden çok farklıydı. Son konuşmalarında da bunu birkaç kez hissettirmişti. Keşke daha açık olsaydı; keşke “benim yerim Osmanlı ulemasının yanında değil, Cumhuriyet bilginlerinin yanında olmalı” deseydi.

Elbette Osmanlı uleması içinde hayran olduğu çok kimseler vardı. Fakat ölümü, kendi ilkelerine çok ters düşen politikacıların hesaplarına alet edilmemeliydi. Fakat nereden bilecekti ki? Nihayet “cemaat zihniyeti” ile “ulus bilinci” arasındaki farkın hala anlaşılamamış olduğu; tarih dedikodularının “bilimsel tarihçilik” diye sunulmaya çalışıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Üstelik bu kafada olanlar, gülünç duruma düştüklerini hiç düşünmeden, Halil Hoca’nın manevi mirasçıları gibi davranmaya, onu tekellerine almaya çalışıyorlar. O halde biz de, Matta’nın Yeni Ahit’te yazdığı gibi, “bırakalım, ölüler ölülerini gömsünler” ve dikkatlerimizi yaşayan İnalcık üzerinde toplayalım. Osmanlı idari yapısı, tımar defterleri, vergi sistemi, çiftlikleşme süreci, sermaye birikimi ve daha nice değerli çalışmasıyla bizlere hala ışık tutan değerli tarihçi üzerinde..

Share
535 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.